8 Ekim 2026 Perşembe

selvi'ye mektup. 0.3


İçimdeki hisse bir harf atamak istiyorum Selvi. Böylelikle bu hissin geldiği yeri, ne zamana kadar misafirim olacağını anlamam kolaylaşır, perdeler aralanır, kabuklar soyulur, dualar okunur ve göz kapaklarım rahatına kavuşur. Sözlük sayfaları arasında 29 harfin içinden arad(l)ığım belli olur. Bizler hem –1 hem 0 hem de +1’in arasıyla ilgileniriz Selvi. 0 ile +1 arasına pozitif odaklı ruh sağlığı derken meselenin eksiler ya da artılar olmadığını biliriz. Aralığımızın belli olması adımlarımızı daha dikkatli atmamıza yardımcı olur. İşte aradığım bu doğru. O his hangi aralıkta, hangi harfte ve hayatımın tam olarak neresinde? 


Dönüşen, kalabalıklaşan, yer yer azalması için gün sayılan, incelen, kopan, kopması için sebepleri çok olan bu sebepleri eğip büküp makasa dönüştüren ve kestirip atan... 


Beyaz duvarı arkasına almış, sağ omzunu ahşap korkuluğa yaslamış Garib’i gördün mü Selvi? Çalı süpürgesini kapıya bırakmış bu sefer elinde rengini tam çözemediğim mendili ve iğneyi tutarken bana bakıyor. Bakışlarında anlam veremediğim bir onaylamama hali var. Ne yaptım bilmiyorum. Geçen seferki bakışları gibi değil bakışları. Sert. Sanki neden diye soruyor. Neden bu kadar geç geldin buraya? Seni oyalayan neydi? Bu tavrı gözlerimi dolduruyor oysa ona bir adım daha atmaya karar vermiştim. Anlatacaklarım vardı. Tabii bunlardan evvel soracaklarım. Kırmızı halıları soracaktım ilkin, kalbini işaret ettikten hemen sonra. Ağlamamak için bakışlarımı kaçırıyorum. Beyaz duvardaki hat tablolarına bakıp okumaya çalışıyorum. Sarı loş ışığın altında Garib hâlâ bana bakıyor. Artık kendimi tutamayacağımı anladığımda gözümden yaşlar dökülmeye başlıyor. Bunları okurken ne kadar sulu gözmüş deme lütfen Selvi. Bir harf atasam böyle olmazdı işte. İnsanlar yavaş yavaş odaya gelirken yaşları silip Garib’in çaprazına oturuyorum. Bakışlarım kenetlediğim ellerimdeyken ellerimin üzerine mendil bırakılıyor kafamı hızla kaldırdığımda Garib'i biraz olsun yumuşamış bakışlarla mendili işaret ederken buluyorum ve ne olduğunu anlamadan hızla odadan ayrılıyor. Mendilin üzerindeki sayılara baktığımda 91/ 9-10 yazdığını görüyorum... 

*nefsini arındıran elbette kurtuluşa ermiştir, onu kötülüklere boğan da ziyan etmiştir. şems 9-10

27 Rebiülahir, 1448.

*kimi dosta gider, ender doğan, yahya soyyiğit ve veysel dalsaldı

8 Eylül 2026 Salı

selvi'ye mektup. 0.2

 


Yürümek, yazmak, okumak ve sevmek ispat ister Selvi. Apaçık bir hakikat bu. Fotoğraflar arasında kalmaktan – bazen bunu bile isteye ve avuç içlerimi göstererek yaptığımı fark ediyorum- iç kapıya uzak kaldığımı hissediyorum. Bu his öyle bir şey ki ete kemiğe bürünüyor, aynadan bana bakıyor, kadrajıma giriyor, adımlarımın uzaklaştığını fısıldarken gözlerini kısıyor. Bir yumak olup nefes alışverişlerimi yavaşlatırken bir yolu olduğunu biliyorum. Bütün bu olanları tek çırpıda bitirecek, denklemi çözecek, suyu bulanık halden duru hale getirecek formülü biliyorum. Biliyorum derken bile en çok ben bilmiyorum. Ne büyük bir tezatlık Selvi.

 

Kırmızı halıları elindeki çalı süpürgesi ile süpüren Garib’i gördün mü Selvi? Gözlerini halıdan ayırmayan, dilini damağına yaslamış susma orucunda olan o zayıf bedeni, bir kere de olsa uzaktan gördün mü? Kim bilir hangi hikaye onu buraya getirdi, bileklerine gül suyunu döktükten hemen sonra çalı süpürgesini kaptığı gibi içinden “ Allah, Allah,” diyerek kapıları kapattı kendi içinde. Burayı seçti, - burası ona seçtirildi- hangi tövbesinden sonra secdesinden uzunca bir vakit kalkamadı, bütün kırıklıklarıyla yokuşu çıktı, göz aklarına oturmuş teslimiyetle beraber susma orucuna niyet etti ve her gün çalı süpürgesi elinde vazifesini yerine getirdi? Halılar bir sembolse Selvi? Ve o Garib nefsinin kirini, tozunu süpürüyorsa? Garib bana bakıyor, aramızda epey mesafe var. Bu mesafeye rağmen kalbimi işaret ettiğini görüyorum. Orada ne var, işaret ettiği yerin tam merkezinde ne var Selvi?

 

" sen şimdi Rabbin'i hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol." hicr98.


26 rebiülevvel 1448.

* sema, atakan ılgazdağ.

29 Ağustos 2026 Cumartesi

selvi'ye mektup. 0.1

 


Zihnimde tortuları kalan kelimelerin anlamlarını yeniden bulmam gerektiğini biliyorum Selvi. Sözlük karıştırarak, yol giderek, okuyarak,  kainatı, kendini, insanları, şehri ve kalbi  hep okuyarak bulmam gerek biliyorum. Gözlerin sakladığı hikayeleri, cümlelerin bitirdiği hisleri, gözyaşlarını en çok da gözyaşlarını, denklemleri, bilinmeyenleri, sabrı, tevekkülü hep tevekkülü, muhabbeti örtüme nakış nakış işlesem diyorum. Okursam, bulursam ve işlersem tortular his olur, vücut olur en önemlisi de eylem olur değil mi Selvi?

*insan bir damla kan ve bin endişe


Sana yokuşun başındaki gülü anlatmak isterim. Ona her gittiğimde kalbimdeki hisleri çıkartıp önüne koymak “ bak işte, iyice bak,” demek ve  gözyaşlarımla karşında durduğumda cebinde sakladığın işlemeli mendili avcumun içine bırakmanı düşünürüm. Düşünceler bir sis bulutu gibi dağıldığında ne mendil vardır, ne gözyaşları, ne de sen karşımdasındır Selvi. Yine de gülü bilmeni, sevmeni isterim.

**-ona artık göğsümün daraldığını sormak istiyorum göğsümü yani bir tövbe gerekli yani toprağa sokulmak

 

Bazı şehirlerden çıkarken kulağımda aynı ezgi çalıyor ve orada şöyle diyor “ bedendeki bu canı satı verdik Allah’a…” gerçekten de satı verdik mi Selvi? Cevabımız içimizde kalsın ve daima bu canı Allah’a satı verenlerden olalım.. amin.

***ey esirgeyen ve bağışlayan, hevesle yürümekten beri kalmışlığımla beni ve hırkası beyaz dervişleri bağışla.

16 rebiülevvel 1448

*şadi şirazi

**hicretsizlik, elyesa koytak.

*** muhammet erdevir, çoğul soru.


6 Ekim 2024 Pazar

on üçüncü mektup.

 



günleri zincirlere benzettiğim ve üzerine kocaman tikler attığım anların alt metni hakkında türlü cümlelerin dâhi tesirli olmadığının bilincindeyim. var'lar, yok'lar şehrin dar sokaklarında cirit atarken sanki metro duraklarında bekleyen ve parmak uçlarını itina ile yarmış bana yüksekten şöyle bir bakacaktı. durak isimleri rengini belli edecekti, yara bantlarından hemen önce...


sayfaları her hızlı çevirişimde isimleri silikleşmeye başlayan insan düzinesi arasında hangi öykünün ana karakterini arıyorum bilmiyorum. bir bardak sallama çayın gölgesinde hangi kahkahalar atılıyor duyamıyorum. insanlar ve sesleri. insanlar ve cümleleri. insanlar ve çerçeveye bir türlü sığamayan yüzleri. insanlar ve yabancılaşmayı ters düz yapan ruhlar. insanlar...


dehlizin soğuk merdivenlerini betimlemeden hemen önce sesleri bir kavanoza koyup masanın altına saklayışımız hâlâ devam ediyor. kırmızı tuşa basıyor, sayıların üzerinde adını çıkaramadığımız isimleri hatırlamaya çalışıyoruz. yüzler, isimleri de kurtarmıyor artık. kendi kendimize mürekkebi kağıda dokundurduğumuz ve bununla övünmeye çalıştığımız zamanların küf kokusuna da alışıyoruz zamanla. 


sessizliğin manevi huzuru hakkında tonla cümle kurarak bir miktar da olsun perdenin aralanışını seyretmek istiyor insan. anlatmakla ünlü olunan bu çağda biraz da susmanın ehemmiyetini, küçük deftere not almayı ve sık sık okumayı alışkanlık hâline getirdiğimde biraz olsun nefes almayı başarabileceğime olan inancım tam. 


*Gökyüzü acayip, yeryüzü daha fazla. En acayibi de insan, bütün bu acayiplikler ortasında.
Sahi, sen anladın mı ne aradığımızı burada?
Her şeye anlam bulmaya çalışmak ne acayip. Aramak, aramak, ısrarla, kanaya, kanata aramak. Yeni bir iş yapıyormuş gibi saçma bir hevesle eline sivri uçlu kalemler alıp kalbin damarlarını kazıya kazıya yeni baştan aramaya koyulmak.
Ne acayip bulma umudu taşımak.
Hem de kaybetmeye bu kadar çok benzerken bulmak.
Ne acayip beklediğin kimsenin asla gelmemesi ve hiç beklemediklerinin renkli boncuklar gibi dizilmesi. 


ekim altı, yirmi dört.

*nermin yıldırım ne acayip.

25 Eylül 2024 Çarşamba

küçük hanım -0.6-

 

ilmeklerden biri çözülüyor küçük hanım. çözülüş, çöküşe neden olur mu bilmiyorum. duvara yazılan yazılardan kendime bir denklem kurmaya çalışıyorum. sanki o yazılarda küçük,büyük harf, nokta, virgül gibi bazı kuralları avuç içlerime yazmam gerek. ciddi bir duruşun ardından yere düşüp el ayasını yarmamak gerek. neticeleri bilmiyorum. tek bildiğim ilmeklerden birinin çözüldüğü ve bir adım atacak olmam.

bir adım ve bir ilmek.

insanlar değişim hakkında bir sürü aforizmalar üretip boy boy kağıtlara basıyorlar. karınca misali metrodan inip, dolmuşa binip insanların yüzlerine ufak bir bakış atanlar da atmayanlar da değişim hakkında bir şeyler diyor. birileri yaşlı amcaya yer veriyor, ekrandan gözlerini kazıyamayan nefeslerin varlığı da es geçilmiyor. kemiklerime batan sarı demirle bir sürü durak geçiyorum küçük hanım. buyurun bu da bir değişim diyemiyorum. zira bahsettikleri değişimle kendiminki arasında...

latifelerin oluşturduğu değişim.

tığ mı altı numaralı şiş mi? hangi örgü ipi? rengi neye çalıyor tonların arasındaki benzerlik ve farklılıkları çözebilecek kadar... şekilleri değiştirip beyaz sade kahve fincanındaki serzenişlerle parmak uçlarımın yarılmasını ister gibi bir halim var küçük hanım. benden bu kadarlı cümleleri duyduktan hemen sonra kahkaha ata ata kitaplara dönesim var. benden bu kadar... 


uzun soluklu ürkmeler için şifalı sayfaların çoğalması hakkında notlar yazıyorum minik deftere. ünlemler koyuyorum küçük hanım. ünlemler dikkatimi avucunun içine alsın da biraz olsun nefes alayım diye çizgileri fazlalaştırıyorum. kentin eflatunları, garip avmleri taşlarken - mecazi olarak- bir camii avlusunda ilmekleri yeniden düzeltmek istiyorum kalbimi terk etmeden evvel.

şifalı sözler. camii avluları ve terk etmeler.


eylül, yirmi altı, yirmi dört.

18 Eylül 2024 Çarşamba

on ikinci mektup.


 insanın dönmek için türlü türlü bahaneleri parmak uçlarına birkaç kuş olarak atfetmesinden hemen sonra bahaneleri bir anda ters düz yapması kadar garip, olağan bir o kadar da zıtlıkların toplamıydı. sanki kelimeleri üst üste dizip en uzun kule yapma yarışında sonuncu olma korkusunun saçmalığı kadardı. üst üste kuleler insanın hırsına birkaç denklem daha kurup buyur çöz bunları derken hırsın kendinden geçmesi kadar da korkutucuydu. hırs diyorum, omuzumdaki tozu silerken yüzümde oluşan yan bükücü tebessümle birlikte. korkutuculuğu hakkında cümleler kuruyorum. anahtar, dehliz, sizler ey insanlar, bizim evin ahalisi birkaç bardak ve kapı diyorum sonra avcuma yazdığım cevapları kağıtlara geçireceğim derdinin nefessiz bıraktığı saatlere tebessüm ediyorum. tamamen, tamamen... parmak uçlarımı korumaya ihtiyacım var.


mezar taşları ve yaşım arasındaki bağın güçlenmesi için ne yapabilirim diye düşünürüm. bazen mezarlıklar çeker beni de yalnızca içimde duyduğum o garip hâl ile yürümeye devam ederim. yaşıma, günler, haftalar ve aylar eklenir böylece. yirmi bir anda yirmi beş olur, artar, kar topu etkisi yaşanır. yirmi derim. yirmi belki de yirmi olarak kalacak. bir an, şahdamarımdaki sesi duyduktan hemen sonra akrep ve yelkovana arkamı döneceğim. ayaklarım mezarlıklarda kendine bir yer aramazsa gittiğim kütüphanenin, otogarın, metro istasyonunun, evin bir anlamı kalır mı? kendime bir yer derken...

*hepimiz ölecek yaştayız!


eve dönmek hakkında sorduğum sorularım var. sanki ceketlinin biri elindeki pusulayı masaya koyup sorduğum soruya yanıt verse evin rengi değişecek. ev dediğim de birkaç metre kare kadar basite alınacak bir kelime değil. ev bu! basit olsa ev demem. basit olsa türlü çıkmazları işret parmağıma dolar kahkahalarla gülerim. bu yüzden şairin o şiirinde takılı kalıyorum. eve dön derken, dönmek tanımı zihnimde arada yapar gibi oluyorum lakin sonra her şey bir anda tuzla buz oluyor. evin tanımının ne olduğunu düşünmeyi, sormayı, aramayı... 


dönme düşüncesi zihnime yerleşmeden evvel kadının kendi şiirini okumasını en az üç kere dinlerim. beyaz sabun kokusunun tüm odayı doldurmasını, çekilen halı atlarında nice anıları görür gibi olurum. seslerin azalışına bir perde de ben çekerim. herkes perdelerini çekerken ışık demetini göreceğim diye girdiğim çabaları da artık bir perde de ben çekerek altüst etmeye çalışıyorum. ev hakkında sorulan soruları günü gelince cevaplanacak şekilde açık uçlu bıraktığım zamanlarım da olmuyor değil. sanki o sorular perdeyi arada hatırlatıp tekrardan...

sorular elbet cevaplanır ve perdelerin çekildiği gün de asla unutulmaz. denklemin birincisi budur. 


** bir tren geçti yine tam o sıra

ustura gibi kara

düdük çala çala

geçti şiirimin ortasından

kes şunu dedim, kes artık!

oldu olacak

kan kardeşi olsun ruhumla yollar...

  

eylül, on sekiz, yirmi dört.

* bülent parlak

** didem madak, ahlar ağacı.


9 Eylül 2024 Pazartesi

on birinci mektup.



 rengini tam çıkartamadığım öykü kitabının sayfalarını arşınlayıp aylar öncesinde kaybettiğim başka kitap için yakınacağım. tarihlerin, lacivertlerin mürekkebime, bir nebze olsun su serpecek satırların kaybetmekle bağlantısını kuracağım ve hayatıma yoracağım. yoracağım, yoracağım... ben o kitabı kaybettiğim günü sahiden de... ben bazı anıları kaybettiğim günü sahiden de... 

hatırlamıyorum.


önceden yani seksek oynamayı sevdiğimiz yaşlarda iken açılan perdeden şunu hatırlıyorum. uzun saçlı kız çocuğunun doğum günü bugün. belki de saçları kadar uzun cümleler kuramayacağım, buna da hakkım olmayacak. ufaklıkları için dua edip iki kelimeyi içimden söyleyip kendi debdebeme kaldığım yerden devam edeceğim. aklıma haberlerde gördüğüm küçük tabut gelecek, hashtaglere yazılanları içimde tam yirmi parçaya ayırıp " siz!" diyeceğim. ötesi gelmeyecek. bugün 9 eylül. geçen sene üzerinde durmadığım 9 eylül. bu sene perdelerin birden aralanmasıyla...

kaybetmemek için dualara ihtiyacım(ız) var. 


ipleri önce ters sonra düz yapmaya benzemiyor. bu sefer tam sandalyenin ucunda oturuyorsun. kaçmana gerek yok sen bir yılı aşkın o sandalyenin ucunda oturuyorsun. O'nun rızası için kurulan cümleleri elekten geçirip parmak uçlarını korumak için rüyalarında anahtar diye sayıklıyorsun. kan değil mürekkep lekesi, kan değil parmak uçları. yara bantları. yara bantlarını yapıştıran. yara bantları yapışmış sanan. ve sandalye ucu. bir sürü paragraf. tek cümle.

* aklımın köşesinden atlılar geçiyor.


eylül, dokuz, yirmi dört.

* sevgilime iftira, ismet özel.

https://www.youtube.com/watch?v=_VHuMh-Jky0



selvi'ye mektup. 0.3

İçimdeki hisse bir harf atamak istiyorum Selvi. Böylelikle bu hissin geldiği yeri, ne zamana kadar misafirim olacağını anlamam k...