9 Ağustos 2024 Cuma

küçük hanım - 0.3-


 yapılan her yemeğin altındaki sebepleri bulmak için dahi olmaya gerek yok zira apaçık belli, açlık. açlık değil mi küçük hanım? sebepler ne kadar açık olursa altında yatan sonuçları veyahut cevapları düğüm düğüm yapıp çetrefil balonunun içine koyuyor gökyüzüne fırlatıyoruz. çöz de çöze bilirsen. ara da arayabilirsen. insanının kendi dışında bir sürü şatafatlı cümleleri aramaya mecali olabiliyormuş küçük hanım, nereden bildiğimi sormayın.


en ince ayrıntısına kadar söylenen her cümlenin altında yatan ne olabilir? anormal nedir, nedensellik sorunu nasıl anlaşılabilir, okb, tssb, fobiler bir de bir de... liste uzuyor küçük hanım. ayrıntılar, detaylar, sorular, soru işaretleri, öyle mi böyle mi'ler insanı arafın tam ortasına yerleştiriyor. cevapları ıskalayışla araf arasında nasıl bir bağ olabilir küçük hanım?

nasıl bir ilgi olabilir?


huzursuzluğumuz da fevriliğimiz kadar kendine has küçük hanım. ama üzüntülerimiz bambaşka... camları kapatıp perdeleri çekmek gerek. kendine haslığın içeride kurduğu ve bir baltayla yıkılacak bu hakimiyeti bizden başka kimse duymamalı. baltayı oradan oraya savurduğumuzda çıkan sesleri ancak şifa dolu sözlerle bastırmalı. zira şifalı sözler...

ibrâhim / içimdeki putları devir/ elindeki baltayla.*


insanın ölülerle olan münasebeti hikayelerden geliyordu, demiştim bir zaman evvel. eski evin önünden geçen yeşil tabutun o hiç gitmeyen görüntüsü ve nasıl ölmüş sorusu etimi çimdiklerken hikayelere duyduğum münasebet mi artıyor yoksa ilk ölüsünü toprağa vermiş bana, hakiki olanı mı hatırlatıyordu bilmiyorum küçük hanım. şimdi kırdaki mezarlıkta bir sürü hikaye yatıyor. karşısında belki bir aya kalmadan biçilecek ay çiçekleri. her iki saatte bir yanından vız diye geçip gidecek belediye otobüsü, evleri selamlayıp biraz daha ilerlediğinde tam ortada buluyor insan kendini. seslerin unutturduğunu hissediyorsun. sesler ki bazıları hatırlatan, bazıları unutturan. insanın ölülerle olan münasebeti diyordum küçük hanım ve ekliyordum hikayelerden geliyordu.


** insan özünden düşermiş bazen yani derinden derinden.


ağustos dokuz, yirmi dört.

* asaf halet çelebi, ibrahim.

** barış diri, derinden.


6 Ağustos 2024 Salı

onuncu mektup.

 


kirpiklerin üzerinden bir tur daha geçerse o küçük fırça ile - adını biliyorum lakin söylememeyi tercih ediyorum-  arşa çıkacak ve bakanın bir daha bakmasına neden olacak. ne diyorduk zaten bunlar, bunlar... renkli renkli malzemeler, pek de aşina olunmayan isimler bütünü. çok da... çok da evet çok da... izlediği - şu an kaç dakika olduğunu hatırlayamadığı- videoda;  kapatmak, kusur ve eksiklik ile ilgili defterinin kıyısına not alacak kadar önemli cümleler kuruluyordu lakin ne hikmetse bu sefer not almamıştı. kapatıcı ruhlu hayatlar var demişti  içinden. eksiği, yanlışı, kusuru bir çırpıda kapatmak bir de bunu allayıp pullayarak marifetlerin en güzeliymiş gibi bahsetmek, videodan etkilendiğinin de göstergesiydi bu cümleler.  kirpiklerin üzerinden bir tur daha geçerse canı iyice daralacak ehh yeter be diyecek ve odayı terk edecekti.

kirpikler. terk etmeler ve serzenişler.


allah halil ibrahim bereketi nasip etsin diyordu sık sık. sanki poşetlerdeki nimetlerin çeşitliliği durduğu şükür çizgisini gösteriyor ve konuşuyordu. " nankörlük edenlerden olma, şükrü dilinden düşürme." ne çok cümleler kuruluyordu. ne çok cümleler kuruyordu. isimleri söylüyor, dualar ediyor, yetmiyor küçük deftere yazıyor ve defteri yanından eksik etmiyordu. bir dua mı duydu, okudu hemen deftere geçir... güzelliğe hasret kaldığını sayfanın sonuna amin yazdığı dualardan anlıyordu. zira biliyordu ki özü daima güzelliğin peşindeydi. hakiki güzelliğin...

şükür, güzellik. daimi olanından.


çiçekli elbisenin perdeleri aralamaya çalıştığı dakikalar var sanıyordu. çiçekli elbisenin içinde, kalabalık insan selinin ortasında kalmanın niyetlerini çözmek amacıyla denklemler kuruyordu. dört odacığın eşiğini aşındıracak kelimelerin elbisenin eteklerinde toplanmasına müsaade ediyordu. böyle olacaksa, eşikler aşınıp dört odacık hafif toz bulutu ile kaplanacaksa denklemleri çöpe atmak en güzeliydi. 


hira ya da hicret. dehliz ya da çilehane. bazı anahtarlar ve kaçışlar... ve, ya da, üç noktalarla sayısız cümle kurabilir, içini birazcık da olsa rahatlatmak için söz sanatlarına başvurabilirdi. yapmadı. yaptı ama yapmadım sandı. biçilmemiş ay çiçeklerinin yanından geçip yeşilliğin arasında kalırken de yaptı ama yapmadım sandı. türlü hikayeler duydu, erenler, büyük hocalar, geçen sene bu zamanlar... kah şaşırdı, kah daha fazla anlatılsın istedi. gören gözler görmeyen gözlere her zaman yol göstermeliydi. yolun sonunun  inşirah ferahlığına çıkması için uzun uzun dualar etti. yolun sonunun...

inşirah ferahlığı. yol.


* "içimden bir çığ koptu, kalemi elime aldım, bocalıyorum kendimce," dedi hafif bir utangaçlıkla.


ağustos, sekiz, yirmi dört.

* anıl topçu, kara yokuş.

3 Ağustos 2024 Cumartesi

dokuzuncu mektup.

 


insan kaybedişi nasıl hatırlar, üstüne üstlük notlar alacak kadar bileğine zamanın işlemelerini bir güzel nasıl dokur? bu hatırlanış neye yorulmalı, hangi yamacın eteğine ev kurmalı? soru işaretlerinin artması gibi kaybedişlerim artıyor. onu, bunu bilmiyorum. o kitabı ve hülasaları kaybettiğim günü sahiden de hatırlamıyorum.


takvim yaprakları geçen mevsimle yeniden birlik olmuş. aynı isimler, benzer hisler eşliğinde kaçıncı perdeden kaldığını bilmediğim o dörtlüğü okuyor. oysa aynılıktan kaçmak için kilometrelerce yol aştım, kaç gülüşümü silip attım, kaç hayal kırıklığını görüp " bir şey yok, bir şey yok" diyerek sırtımı sıvazladım. geçmişin hegemonyası dehlizin anahtarını avucuma bırakıp parmak uçlarımı kendimle birlikte kanatmamı isterken savaşın mı yoksa görüp görmemenin mi bittiğinden emin olamıyorum. 

savaş. dehliz. takvim yaprakları.


belli başlı şifalı sözler, şiirler var yakalara çengelli iğne ile asılan. bazı mezarlıkların,  mezar taşlarının hatırına çengelli iğne parmağı kanatsa bile gık çıkmıyor. sessizce vakti gelecek gün bekleniyor, bir mezar taşının hatırına tebessümü iki ters bir düz yapıyor. hatır gönül işlerinin yarı yolda bırakıldığı bu çağda yalnızca mezarlıklar ve mezar taşlarının hatırını gözetiyor.


omuzumdaki yüklerin ağırlığıyla mutsuz yaşamına mana arayan, o manayı da farklı şeylere yükleyen birisin. yarım kalmışlık sendromu olmalı bunun adı. heveslerin, hayallerin, arzuların yarım kalmışlığı. bir yarını geçmişte bırakmanın yarım kalmışlığı. sevdiklerine yabancılaşmanın verdiği bir yarım kalmışlık. zihin bulanıklığı belki de.

** insan kendisini aldatmanın bir yolunu bulur mutlaka. bir çıkış, çıkış arar açmazda kaldığı durumlar için. çünkü gerçekler dinmeyen bir acı verir sadece. rüyanda bile gelir bulur seni.

*** yama bulmak dirseklere hünerse kendi kumaşından kim neylesin?


ağustos üç, yirmi dört.

* ve ** birgül yangın aslanoğlu, kara delik.

*** ismet özel, savaş bitti.

26 Temmuz 2024 Cuma

sekizinci mektup.



uykudan, uykuya düşkünlerden, uyuyanlardan bir nebze de olsa uyumaktan muzdarip olanlardan bahsedilirken hangi seçeneğin altına tik atılması gerektiğini sorguluyorum. görünmez perdeleri aralama gayreti içine girmeden atılan tiklerin borcunu, sol tarafımda duran not defterine kayıtsızca yazdığım biliniyor. şimdi çemberlerin mahlasını, zalimin alkışlarını, gözü bağlanmışların kof kahkahalarını silip atacak öfkeyi, tutuşturmak için adını bilmediğim bu diyarda çıra arıyorum. 


günlerin biteviyeliğine rağmen zamanın su gibi akıp geçmesi dipnotlara yazılan hakikatlerin yamacında bulunmama müsaade etsin diye niyetlerimi tazeliyorum. tazeliyorum ki bulunursam yabancılaştığım özün sancısını tüm vücudumda değil yalnızca kalbimde hissederim. merhemler belli, sesler, renkler, perdelerin ucundaki işlemeler...


bitki çaylarının altında gizlenen ufak sözcükleri en sevdiğim kutuda saklamak istiyorum. denklemlerin azalışına şahit olduğum günlerde  saklama isteğim arttıkça artıyor. değerli bir hazineyi bulmuşçasına edilen tebessümlerimin zamanı geldiğinde gülümsemelere dönüşmesi için farklı zamanlarda aynı duaya amin denmesi gerektiğini de pek tabii biliyorum. 

zaman. dua. kutu.


şehre yağmur yağmıyor. artık içimizde yağmur duasına çıkma arzusu da belirmiyor. altı kırk beş vapurlarında, tramvaylarda, metrolarda ve şahsi arabalarda unuttuğumuz adımlar yolu tanıyamıyor. yol, yağmur duasına uzanan ilk adım, bizlerse yolun anlamını zedeleyecek her türlü anahtarı çevirip kapıları kilitlediysek asıl suçlu olarak kimi görmeli? şifayı aramak için atılmayan adımlar banka kuyruklarında en ön sırayı kapmaya, market reyonlarının arasında kaybolmaya dursun... asıl kaybolan öz iken bedenin mahiyeti hakkında aforizmalar üretsek ne yazar?

yağmur duası. öz.


* nereye gidiyorsun? bu soruyu bana içimden bir ses yöneltti. cevap vermedim. nereye gidiyorsun? yineledi ve yine cevap vermedim.

temmuz yirmi altı, yirmi dört.

* güray süngü, düş kesiği.

** sedat anar, kuş sevgisi.

15 Temmuz 2024 Pazartesi

yedinci mektup.


ortancalar. gözleri çapaklı minik kediler. deniz. denizin hülâsası.

psikiyatri servisleri ve mezarlıklar hakkında birkaç mühim cümle kurulduğunda tüm denklemlerin deltasını bulmuş gibi bürünülen o basit sevinç hâli, düğümün ne kadar büyüdüğünü fark ettirmiyor. birkaç mühim cümleyi virgülle bağladığında anahtarlara sırt çevirdiğini de bilemiyor insan. nereden bakarsan bak serçe parmağına atılan derin bir kesik.

beklemenin yazmaya, yazmanın dehlizlere açıldığı garip bir zincir var. kimse zincirin sebeplerindeki işlemelere dikkat etmiyor. sonuçlar gözler önüne serildiğinde, a'sı ve b'si bu c'ye gerek yok deniyor. bilinmiyor ki belki de asıl sebep c'de saklı. 

geçmişi yad eden sade türk kahvesi ve çay. ortada yaban mersinli pasta. renklere kanış yani. onlarca pasta içinden mor olanı seçmek kanmanın belki de yirminci hâli. defterin köşesine yazılmalı, giden aynı, kalan aynı, ev aynı, sessiz kalışlar aynı. değişmeyeceğini bilerek dönmek, dönmenin arkasındaki bilmeceleri çözmek, kitap isimleri, pasajlar ve sayfa sayılarını biriktirmek hepsi, hepsi aynı.

perdeleri sıkıca çekip, anahtarı bir kez döndür ve derin bir nefes al. yeniden dönüşün ilk adımı bu. şimdi daktilo tuşlarının, kürsünün, parmak uçlarını acıtan, kulakları tırmalayan alkış sesleri geçip gitti. perdeleri sıkıca çek, anahtardaki işlemeleri dualara teslim et ve derin bir nefes al. yeniden dönüşün ilk adımı bu.

* dünya ona inanmazken ve onun gerçek dünyası bilinmezken hakkında konuşulanmış. ve onun hakkındaki en derin söz o hiç bilinmez de rüyasına yatılı iken söylenenmiş. sis dağılmaya ve dünya biten bir aşk gibi gerçek yüzü ile ortaya çıkmaya başladığında artık ne şiir yazılabilirmiş ne hatta okunabilirmiş. o efsunun içinde kalmak delilik, sise dalmak ve öyle görmek cinnetmiş ya da gençlik. bunu yaşamak olarak anlamış, anladığından geri dönemeyen kendine sırtını dönenlere yüzünü dönse de artık sırtını dönmüş olacakmış. çünkü dünya dönüyormuş. nereye dönsen o da döndüğünden sen artık hep sırtını dönmüş olurmuşsun. o dağlara karşı iken sen sulara karışırsın, o suların kararmış yüzüne dönerken sen kuru toprakla bir küser bir barışırsın. o ağaçları yerinden söker, nehirleri azdırırken sen sanki bir trende dünyanın en tepesinde ıssız tundralarda kızıldan kahveye, susuz sarıdan ince bir maviye kanayamayan bir damar gibi uzanırsın. desem ki, keşke diyebilsem böyle böyle hayat geçer, gider, biter. hayır. bu, zihinde bir andır, daha öğle olmadan gelir, deler, daha saat bire on vardır.

temmuz on beş, yirmi dört.
* şule gürbüz, öyle miymiş?

10 Temmuz 2024 Çarşamba

altıncı mektup.

alkış seslerinin şaibeli sorulara ve gök gürültülüsüne karıştığı vakitleri kareli kağıtlara yazmak gerek. bakışların daima hastalığa yorulduğu on iki buçuk vapurundan arta kalan anıları ise el ayasına. eğer ilaçlar içilmezse kapıların tam beş kez kapatılacağını dipnot olarak şiir dizilerinin köşesine iliştirdikten hemen sonra... derin bir nefes al. bunlar iki tablet dolusu çentikten arta kalan. 

not düşülmeli, kantaron yağına geç kaldın bu yüzden perdeyi çektiğin her vakit o yara ile karşılaşıyorsun. ihmalkarlık. yani bir avuç dolusu toprak.

paydaları eşitlerken tebessümü eşarbın kenarına işlemen gerektiğine dair sözler duyuluyor farklı yaşlardan. insan seli metrolarda, duraklarda, kahve sıralarında... garip bir telaşın altı kırk beş döngüsü yani. açıklamaların, yanilerin, çünkülerin pörsümüş eskiliği ve o iğne oyaları...

naftalin kokulu anıların çocukluğu çağıran o neşeli sesi, yaşlı bir kadının sarılışında yeniden hatırlanacak. toprağın naftalinle bağını parmak uçlarına sarıp devam etmenin mürekkebe boyandığı vakitleri çerçeveletip asmaya niyet edeceksin.

kokular. anılar ve toprak.

*bunca doğan, söyleyen ıssızlığını ve yalnızlığı alamıyor toprağın, kabirler de, ah kabirler de olmasa, dünyanın tutunacak tek taşı da olmasa daha da kayardı her şey muhtemelen.

temmuz, on, yirmi dört.
* şule gürbüz, öyle miymiş?






1 Temmuz 2024 Pazartesi

küçük hanım -0.2-



ajandanın başına fiyakalı harfleri yazmamla başladı her şey... eğer ilmeklerin sol tarafının harfleri eğip büktüğünü bilseydim gene de yazardım, o notu düşerdim küçük hanım. ' kalbine...' tüm bu olanların  temelinde silgileri elinde bulunduranlar var. gözlerini bağlanmışlar ve kağıdın üzerinde ellerini sağ sola oynatıyorlar. silmenin 32 hâli vardır küçük hanım ve bu gözleri bağlanmışlar artık durmuyor. insanların ah'ları ilmek ilmek urganı işlerken darağacının kurulacağı günü bekliyor, dualar ediyorum. yalnız değilim zira duaların semada aynı paydada buluştuğunu biliyorum. 

silgi değil küçük hanım.  zehir, urgan ve darağacı...

merkezden uzaklaştığımda bir rüzgarın bedenimi savurup yeniden eski yerime geri getirmesi için ettiğim dualarım var. uzaklaştığım an kabusların fısıltılarını duyuyor ve kalbimi koruyamıyorum. daldığım an nefesimi tutmam gerektiğine dair garip uğultuları defterime yazmayı bıraktım. uğultular iğnelerin yerini aldığında hazır olmam bekleniyor küçük hanım. ben duaları iğnelere tercih ederim, ben rüzgarın parmak uçlarımı aşındırmasını iğnelere...

mutluluğun türlü türlü obsesyonlara göre şekil aldığı bir çağ. tanımlarım kapıların eşiklerine göre değişiyor, bilmeni değil artık duymanı istiyorum küçük hanım. şimdi herkes kablolu - en çok da- kablosuz kulaklıklarıyla meydanlarda cirit atarken köşe başlarında  mektupları okuyanları duymuyorlar. insanlar artık seslerinden ve kulaklarından vazgeçtiler küçük hanım. insanlar en çok seslerine ve kulaklarına yabancı hâle geldiler.

masanın etrafında bir buket lale, alacalı bir kedi ve pusulayla yönünü bulmaya çalışan bir ruh var. sanki üçü bir araya gelince yapbozun en önemli parçalarını oluşturuyor. ajandamın köşesine işliyorum baş harflerini. hâlim, çeyizine özenle iğne oyası işleyen hanımefendileri andırıyor. hevesim, heveslerinin kaç katı kim bilir? küçük hanım, heveslerin bir balon gibi... baştan alıyorum. hevesler, yani altı kırk beş vapuru.

kalbime

döneceğim

ama...*


bu şiirde birçok kez el ayanızı yarıp sonra yeniden sarmanız temennisiyle.

dostunuz nane.

temmuz, bir, yirmi dört.

* ismet özel, of not being a jew.



önemli, dipnot.

merhabalar.  0.0 ile başlayıp 0.7'ye kadar severek yazdığım ve geri dönütleri beni mutlu eden küçük hanım serisine artık sim...