29 Ekim 2024 Salı

önemli, dipnot.



merhabalar. 
0.0 ile başlayıp 0.7'ye kadar severek yazdığım ve geri dönütleri beni mutlu eden küçük hanım serisine artık simeranyada'da devam edeceğimi bildirmek isterim. 0.7 ve 0.8. bölümler simeranyada yayımlandı. bölümlere ulaşmak için,
0.7

0.8


6 Ekim 2024 Pazar

on üçüncü mektup.

 



günleri zincirlere benzettiğim ve üzerine kocaman tikler attığım anların alt metni hakkında türlü cümlelerin dâhi tesirli olmadığının bilincindeyim. var'lar, yok'lar şehrin dar sokaklarında cirit atarken sanki metro duraklarında bekleyen ve parmak uçlarını itina ile yarmış bana yüksekten şöyle bir bakacaktı. durak isimleri rengini belli edecekti, yara bantlarından hemen önce...


sayfaları her hızlı çevirişimde isimleri silikleşmeye başlayan insan düzinesi arasında hangi öykünün ana karakterini arıyorum bilmiyorum. bir bardak sallama çayın gölgesinde hangi kahkahalar atılıyor duyamıyorum. insanlar ve sesleri. insanlar ve cümleleri. insanlar ve çerçeveye bir türlü sığamayan yüzleri. insanlar ve yabancılaşmayı ters düz yapan ruhlar. insanlar...


dehlizin soğuk merdivenlerini betimlemeden hemen önce sesleri bir kavanoza koyup masanın altına saklayışımız hâlâ devam ediyor. kırmızı tuşa basıyor, sayıların üzerinde adını çıkaramadığımız isimleri hatırlamaya çalışıyoruz. yüzler, isimleri de kurtarmıyor artık. kendi kendimize mürekkebi kağıda dokundurduğumuz ve bununla övünmeye çalıştığımız zamanların küf kokusuna da alışıyoruz zamanla. 


sessizliğin manevi huzuru hakkında tonla cümle kurarak bir miktar da olsun perdenin aralanışını seyretmek istiyor insan. anlatmakla ünlü olunan bu çağda biraz da susmanın ehemmiyetini, küçük deftere not almayı ve sık sık okumayı alışkanlık hâline getirdiğimde biraz olsun nefes almayı başarabileceğime olan inancım tam. 


*Gökyüzü acayip, yeryüzü daha fazla. En acayibi de insan, bütün bu acayiplikler ortasında.
Sahi, sen anladın mı ne aradığımızı burada?
Her şeye anlam bulmaya çalışmak ne acayip. Aramak, aramak, ısrarla, kanaya, kanata aramak. Yeni bir iş yapıyormuş gibi saçma bir hevesle eline sivri uçlu kalemler alıp kalbin damarlarını kazıya kazıya yeni baştan aramaya koyulmak.
Ne acayip bulma umudu taşımak.
Hem de kaybetmeye bu kadar çok benzerken bulmak.
Ne acayip beklediğin kimsenin asla gelmemesi ve hiç beklemediklerinin renkli boncuklar gibi dizilmesi. 


ekim altı, yirmi dört.

*nermin yıldırım ne acayip.

25 Eylül 2024 Çarşamba

küçük hanım -0.6-

 

ilmeklerden biri çözülüyor küçük hanım. çözülüş, çöküşe neden olur mu bilmiyorum. duvara yazılan yazılardan kendime bir denklem kurmaya çalışıyorum. sanki o yazılarda küçük,büyük harf, nokta, virgül gibi bazı kuralları avuç içlerime yazmam gerek. ciddi bir duruşun ardından yere düşüp el ayasını yarmamak gerek. neticeleri bilmiyorum. tek bildiğim ilmeklerden birinin çözüldüğü ve bir adım atacak olmam.

bir adım ve bir ilmek.

insanlar değişim hakkında bir sürü aforizmalar üretip boy boy kağıtlara basıyorlar. karınca misali metrodan inip, dolmuşa binip insanların yüzlerine ufak bir bakış atanlar da atmayanlar da değişim hakkında bir şeyler diyor. birileri yaşlı amcaya yer veriyor, ekrandan gözlerini kazıyamayan nefeslerin varlığı da es geçilmiyor. kemiklerime batan sarı demirle bir sürü durak geçiyorum küçük hanım. buyurun bu da bir değişim diyemiyorum. zira bahsettikleri değişimle kendiminki arasında...

latifelerin oluşturduğu değişim.

tığ mı altı numaralı şiş mi? hangi örgü ipi? rengi neye çalıyor tonların arasındaki benzerlik ve farklılıkları çözebilecek kadar... şekilleri değiştirip beyaz sade kahve fincanındaki serzenişlerle parmak uçlarımın yarılmasını ister gibi bir halim var küçük hanım. benden bu kadarlı cümleleri duyduktan hemen sonra kahkaha ata ata kitaplara dönesim var. benden bu kadar... 


uzun soluklu ürkmeler için şifalı sayfaların çoğalması hakkında notlar yazıyorum minik deftere. ünlemler koyuyorum küçük hanım. ünlemler dikkatimi avucunun içine alsın da biraz olsun nefes alayım diye çizgileri fazlalaştırıyorum. kentin eflatunları, garip avmleri taşlarken - mecazi olarak- bir camii avlusunda ilmekleri yeniden düzeltmek istiyorum kalbimi terk etmeden evvel.

şifalı sözler. camii avluları ve terk etmeler.


eylül, yirmi altı, yirmi dört.

18 Eylül 2024 Çarşamba

on ikinci mektup.


 insanın dönmek için türlü türlü bahaneleri parmak uçlarına birkaç kuş olarak atfetmesinden hemen sonra bahaneleri bir anda ters düz yapması kadar garip, olağan bir o kadar da zıtlıkların toplamıydı. sanki kelimeleri üst üste dizip en uzun kule yapma yarışında sonuncu olma korkusunun saçmalığı kadardı. üst üste kuleler insanın hırsına birkaç denklem daha kurup buyur çöz bunları derken hırsın kendinden geçmesi kadar da korkutucuydu. hırs diyorum, omuzumdaki tozu silerken yüzümde oluşan yan bükücü tebessümle birlikte. korkutuculuğu hakkında cümleler kuruyorum. anahtar, dehliz, sizler ey insanlar, bizim evin ahalisi birkaç bardak ve kapı diyorum sonra avcuma yazdığım cevapları kağıtlara geçireceğim derdinin nefessiz bıraktığı saatlere tebessüm ediyorum. tamamen, tamamen... parmak uçlarımı korumaya ihtiyacım var.


mezar taşları ve yaşım arasındaki bağın güçlenmesi için ne yapabilirim diye düşünürüm. bazen mezarlıklar çeker beni de yalnızca içimde duyduğum o garip hâl ile yürümeye devam ederim. yaşıma, günler, haftalar ve aylar eklenir böylece. yirmi bir anda yirmi beş olur, artar, kar topu etkisi yaşanır. yirmi derim. yirmi belki de yirmi olarak kalacak. bir an, şahdamarımdaki sesi duyduktan hemen sonra akrep ve yelkovana arkamı döneceğim. ayaklarım mezarlıklarda kendine bir yer aramazsa gittiğim kütüphanenin, otogarın, metro istasyonunun, evin bir anlamı kalır mı? kendime bir yer derken...

*hepimiz ölecek yaştayız!


eve dönmek hakkında sorduğum sorularım var. sanki ceketlinin biri elindeki pusulayı masaya koyup sorduğum soruya yanıt verse evin rengi değişecek. ev dediğim de birkaç metre kare kadar basite alınacak bir kelime değil. ev bu! basit olsa ev demem. basit olsa türlü çıkmazları işret parmağıma dolar kahkahalarla gülerim. bu yüzden şairin o şiirinde takılı kalıyorum. eve dön derken, dönmek tanımı zihnimde arada yapar gibi oluyorum lakin sonra her şey bir anda tuzla buz oluyor. evin tanımının ne olduğunu düşünmeyi, sormayı, aramayı... 


dönme düşüncesi zihnime yerleşmeden evvel kadının kendi şiirini okumasını en az üç kere dinlerim. beyaz sabun kokusunun tüm odayı doldurmasını, çekilen halı atlarında nice anıları görür gibi olurum. seslerin azalışına bir perde de ben çekerim. herkes perdelerini çekerken ışık demetini göreceğim diye girdiğim çabaları da artık bir perde de ben çekerek altüst etmeye çalışıyorum. ev hakkında sorulan soruları günü gelince cevaplanacak şekilde açık uçlu bıraktığım zamanlarım da olmuyor değil. sanki o sorular perdeyi arada hatırlatıp tekrardan...

sorular elbet cevaplanır ve perdelerin çekildiği gün de asla unutulmaz. denklemin birincisi budur. 


** bir tren geçti yine tam o sıra

ustura gibi kara

düdük çala çala

geçti şiirimin ortasından

kes şunu dedim, kes artık!

oldu olacak

kan kardeşi olsun ruhumla yollar...

  

eylül, on sekiz, yirmi dört.

* bülent parlak

** didem madak, ahlar ağacı.


9 Eylül 2024 Pazartesi

on birinci mektup.



 rengini tam çıkartamadığım öykü kitabının sayfalarını arşınlayıp aylar öncesinde kaybettiğim başka kitap için yakınacağım. tarihlerin, lacivertlerin mürekkebime, bir nebze olsun su serpecek satırların kaybetmekle bağlantısını kuracağım ve hayatıma yoracağım. yoracağım, yoracağım... ben o kitabı kaybettiğim günü sahiden de... ben bazı anıları kaybettiğim günü sahiden de... 

hatırlamıyorum.


önceden yani seksek oynamayı sevdiğimiz yaşlarda iken açılan perdeden şunu hatırlıyorum. uzun saçlı kız çocuğunun doğum günü bugün. belki de saçları kadar uzun cümleler kuramayacağım, buna da hakkım olmayacak. ufaklıkları için dua edip iki kelimeyi içimden söyleyip kendi debdebeme kaldığım yerden devam edeceğim. aklıma haberlerde gördüğüm küçük tabut gelecek, hashtaglere yazılanları içimde tam yirmi parçaya ayırıp " siz!" diyeceğim. ötesi gelmeyecek. bugün 9 eylül. geçen sene üzerinde durmadığım 9 eylül. bu sene perdelerin birden aralanmasıyla...

kaybetmemek için dualara ihtiyacım(ız) var. 


ipleri önce ters sonra düz yapmaya benzemiyor. bu sefer tam sandalyenin ucunda oturuyorsun. kaçmana gerek yok sen bir yılı aşkın o sandalyenin ucunda oturuyorsun. O'nun rızası için kurulan cümleleri elekten geçirip parmak uçlarını korumak için rüyalarında anahtar diye sayıklıyorsun. kan değil mürekkep lekesi, kan değil parmak uçları. yara bantları. yara bantlarını yapıştıran. yara bantları yapışmış sanan. ve sandalye ucu. bir sürü paragraf. tek cümle.

* aklımın köşesinden atlılar geçiyor.


eylül, dokuz, yirmi dört.

* sevgilime iftira, ismet özel.

https://www.youtube.com/watch?v=_VHuMh-Jky0



26 Ağustos 2024 Pazartesi

küçük hanım -0.5-


 bozacının şahidi şıracı yani... kabuk bağlayan çorbalardan tut da akşama telaştan telaşa girilecek salçalı yemeklere kadar. ne diyorduk bozacının şahidi... dönüp durduğun çizginin neresinde hakikat? elini yaktığın gün, sabahı yamacına çağırırken sen hâlâ hangi cümlelerde el ayanı yardığını düşünüyorsun? bozacının şahidi... sahi küçük hanım bozacının şahidi şıracı derken yüzde oluşan ve kat kat anlam çıkartacağım ifadeleri kağıtlara yazabilir miyim? eklerine, köklerine ayırıp işaret parmağımı sinsice salladıktan hemen sonra... bozacı kim, şahidi kim, şıracı kim inanın bilmiyorum. ben, yani...


perdeler yeniden aralanıyor. uzun zamanın sabahı değil, altı ay ya olmuştur ya olmamıştır. yine lavantanın denklemlerini ters düz yazıp aynı isimlerin yazılarında ne aradığımı bilmiyorum küçük hanım. lavanta yağı yok bu sefer, üzerlik tohumu mutfak dolabının en üst raflarının birinde... biberiye yağının hülasalarını da es geçiyorum. artık ağır bitkisel kokular yok, bileklerime sıktığım birkaç fıs vanilyalı kolonyadan ibaret her şey. perdeler yeniden aralanıyor, çentik atılan çizelgeye bir yenisi daha ekleniyor zihnimde. sanki yıllardır kağıt kalem görmedi parmak uçlarım. yaz. çiz. plan. plan. plan. üstüne atılan tikler arttıkça perdelerin düğümlerinin artacağına dair aforizmalar artık inandırıcı da gelmiyor küçük hanım. yeniden dönüyoruz sanırım, eve değil, eve değil...


buram buram gerçeklik kokan sözleri dipnot olarak ekliyorum notlar bölümüne. olması gerekenin gerçeklik çizgisinde kalması bardakta öylece duran inceliği bir çırpıda yere atıyor küçük hanım. incelik de bir yere kadar. insanın durması gereken çizgi belli, çevir dünya küresini duyuluyor işte çığlıklar, acılar, mücadeleler... dehlizin anahtarını elime tutuştursanız anlamı kalır mı küçük hanım? yoksa kitapların arasında kalmış ders notlarımı önüme koyup deltayı öylece bulmaya çalışsam ve ters düz yaptığım ipi malum zemine oturtmaya çalışsam bendeki çürüme de böyle başlamış olmaz mı? 

* insan özünden düşermiş bazen. yani...


düğümler çözülüyor, korkular uzunca zamandır yattığı ininden çıkmak üzere. birisi kendisini hirasına kilitlemek üzere. kapıyı kapatıp, kırmayınız değil tıklatmayınız kâfi demek üzere. bencilliğini beşe katlayıp gözlerini dört odacığına kapatmak üzere. şiirleri, parmak uçlarını, heveslerini, heyecanlarını, kağıtları ve ajandaları fırlatıp atmak üzere. kendisinden arta kalan eşyaları mezarlığa gömüp hirasına çekilmek üzere. birisi küçük hanım, anlıyor musunuz?


ağustos yirmi altı, yirmi dört.

* barış diri, derinden.


16 Ağustos 2024 Cuma

küçük hanım - 0.4-


" anlamlar ürküyor senden duydun mu beni? nasıl kaşlarını çatıyorsan saklanıyorlar, çarpmaların, bölmelerin, dilinden düşürmediğin denklemlerinle ürkütüyorsun anlamları. önceden köyün yaşlıları uslu durmayan çocukları öcülerle korkutur, ağlatır ve ürkütürdü. onlardan farkın kalmadı. kalbinin istediği anlamlarken, anlamlarla dinginleşirken ürkütme! duydun mu?" saliseler önce biri odamın kapısının altından bu notu attı ve gitti küçük hanım. şimdi anlamlar, ürkmeleri ve kalbin istediği ile ilgili denklemleri kuruyor çözmeye çalışıyorum. sahiden de ben... anlamlar... ürkmesin.

sevgiler ürkütsün seni, aşk ayrı.*


şöyle şöyle yaparsam allah kırk kapıdan buldursun, deniyordu ne zaman duyduğumu hatırlamıyorum lakin seslerin harflerle buluştuğu o dakikalarda gözlerim istemsizce doluyor. insanlar kaçıyor, yeminler ediyor, aldatmakta üstlerine kimse tanınmıyor... ekmeği göze tutuyorlar küçük hanım. birileri kur'an'a el basarım ki diyor.  toprağın kardeşiyken yitip götürdüğümüz şeffaflığımızı kaç kapıda arayıp da bulalım? hangi yağmur temizler? bir yağmur duasına çıksak.. ah bir yağmur duasına... oku ve uzaklaşma küçük hanım. okuyalım ve uzaklaşmayalım. özümüzden. gerçekliğimizden.

ben geldim geleli açmadı  gökler...**


yokuşlarda, hikayesini tam bilmediğim evlerde, düşüp yeniden kalktığım ve çekildiğim kabuğumda resmettiğim hülâsalar çok başka küçük hanım. tökezleyip düşmek gibi bir şey de değil. aniden, yüz üstü yere kapaklanmak gibi. sert. dizlerin soyulmuyor, dizlerin el ayan ile birlikte yarılıyor. oysa ben parmak uçlarımdaki geçmeyen yaralarıma daha yeni alışmışken... bu sanrı, omuzlarımdaki - hikayeden kalma- boşluğa düğüm atarken renklerin adlarını bilmek için can atıyorum. 

içine kapanırsın. evine kapanırsın. yemeden içmeden kesilirsin. ruhuna vurduğun yamalar sökülmeye kalbindeki sıva atmaya, aklındaki çiçekli odalar rutubetlenmeye başlar. ***


şehrin eflatunları yeni öğrendikleri iğne oylarını sergiliyorlar. seveceğinizi düşünüyorum belki birkaç örnek alıp... eskiden kış oturmalarında hanım teyzeler, renkli renkli oyalarını gösterirken üzerlerine sinen sevinç e biraz da ' becerikliyim' naraları ara ara benim de üzerime siniyor küçük hanım. sanki o anlarda denklemlerin deltasını çekip alıp dehlize doğru koşmam gerek. yazgıya yetişmek için koşmam yeterli olur mu bilmiyorum ama nefesimi tutup o kokuyu solumamak dehlizin içinde mümkün gibi gözüküyor. uzunca bir müddet... yazgıya yetişmem için dehlizde bulunmam gerek. bulunmayanları, aranmayanları, ertesi günleri, içimden geldileri, saatleri ve harfleri... bulmam gerek. koşmadan evvel. yetişmem gerek

kırlangıcın kanadındaki kezzap / leylakta sıkışan buhar için / nabzımı bulmalıyım nerede bulacaksam ****

ağustos on altı, yirmi dört.

* ismet özel, mazot.

** sezai karakoç, yağmur duası.

*** ayşegül genç, doğmuşlar.

**** ismet özel jazz.

9 Ağustos 2024 Cuma

küçük hanım - 0.3-


 yapılan her yemeğin altındaki sebepleri bulmak için dahi olmaya gerek yok zira apaçık belli, açlık. açlık değil mi küçük hanım? sebepler ne kadar açık olursa altında yatan sonuçları veyahut cevapları düğüm düğüm yapıp çetrefil balonunun içine koyuyor gökyüzüne fırlatıyoruz. çöz de çöze bilirsen. ara da arayabilirsen. insanının kendi dışında bir sürü şatafatlı cümleleri aramaya mecali olabiliyormuş küçük hanım, nereden bildiğimi sormayın.


en ince ayrıntısına kadar söylenen her cümlenin altında yatan ne olabilir? anormal nedir, nedensellik sorunu nasıl anlaşılabilir, okb, tssb, fobiler bir de bir de... liste uzuyor küçük hanım. ayrıntılar, detaylar, sorular, soru işaretleri, öyle mi böyle mi'ler insanı arafın tam ortasına yerleştiriyor. cevapları ıskalayışla araf arasında nasıl bir bağ olabilir küçük hanım?

nasıl bir ilgi olabilir?


huzursuzluğumuz da fevriliğimiz kadar kendine has küçük hanım. ama üzüntülerimiz bambaşka... camları kapatıp perdeleri çekmek gerek. kendine haslığın içeride kurduğu ve bir baltayla yıkılacak bu hakimiyeti bizden başka kimse duymamalı. baltayı oradan oraya savurduğumuzda çıkan sesleri ancak şifa dolu sözlerle bastırmalı. zira şifalı sözler...

ibrâhim / içimdeki putları devir/ elindeki baltayla.*


insanın ölülerle olan münasebeti hikayelerden geliyordu, demiştim bir zaman evvel. eski evin önünden geçen yeşil tabutun o hiç gitmeyen görüntüsü ve nasıl ölmüş sorusu etimi çimdiklerken hikayelere duyduğum münasebet mi artıyor yoksa ilk ölüsünü toprağa vermiş bana, hakiki olanı mı hatırlatıyordu bilmiyorum küçük hanım. şimdi kırdaki mezarlıkta bir sürü hikaye yatıyor. karşısında belki bir aya kalmadan biçilecek ay çiçekleri. her iki saatte bir yanından vız diye geçip gidecek belediye otobüsü, evleri selamlayıp biraz daha ilerlediğinde tam ortada buluyor insan kendini. seslerin unutturduğunu hissediyorsun. sesler ki bazıları hatırlatan, bazıları unutturan. insanın ölülerle olan münasebeti diyordum küçük hanım ve ekliyordum hikayelerden geliyordu.


** insan özünden düşermiş bazen yani derinden derinden.


ağustos dokuz, yirmi dört.

* asaf halet çelebi, ibrahim.

** barış diri, derinden.


6 Ağustos 2024 Salı

onuncu mektup.

 


kirpiklerin üzerinden bir tur daha geçerse o küçük fırça ile - adını biliyorum lakin söylememeyi tercih ediyorum-  arşa çıkacak ve bakanın bir daha bakmasına neden olacak. ne diyorduk zaten bunlar, bunlar... renkli renkli malzemeler, pek de aşina olunmayan isimler bütünü. çok da... çok da evet çok da... izlediği - şu an kaç dakika olduğunu hatırlayamadığı- videoda;  kapatmak, kusur ve eksiklik ile ilgili defterinin kıyısına not alacak kadar önemli cümleler kuruluyordu lakin ne hikmetse bu sefer not almamıştı. kapatıcı ruhlu hayatlar var demişti  içinden. eksiği, yanlışı, kusuru bir çırpıda kapatmak bir de bunu allayıp pullayarak marifetlerin en güzeliymiş gibi bahsetmek, videodan etkilendiğinin de göstergesiydi bu cümleler.  kirpiklerin üzerinden bir tur daha geçerse canı iyice daralacak ehh yeter be diyecek ve odayı terk edecekti.

kirpikler. terk etmeler ve serzenişler.


allah halil ibrahim bereketi nasip etsin diyordu sık sık. sanki poşetlerdeki nimetlerin çeşitliliği durduğu şükür çizgisini gösteriyor ve konuşuyordu. " nankörlük edenlerden olma, şükrü dilinden düşürme." ne çok cümleler kuruluyordu. ne çok cümleler kuruyordu. isimleri söylüyor, dualar ediyor, yetmiyor küçük deftere yazıyor ve defteri yanından eksik etmiyordu. bir dua mı duydu, okudu hemen deftere geçir... güzelliğe hasret kaldığını sayfanın sonuna amin yazdığı dualardan anlıyordu. zira biliyordu ki özü daima güzelliğin peşindeydi. hakiki güzelliğin...

şükür, güzellik. daimi olanından.


çiçekli elbisenin perdeleri aralamaya çalıştığı dakikalar var sanıyordu. çiçekli elbisenin içinde, kalabalık insan selinin ortasında kalmanın niyetlerini çözmek amacıyla denklemler kuruyordu. dört odacığın eşiğini aşındıracak kelimelerin elbisenin eteklerinde toplanmasına müsaade ediyordu. böyle olacaksa, eşikler aşınıp dört odacık hafif toz bulutu ile kaplanacaksa denklemleri çöpe atmak en güzeliydi. 


hira ya da hicret. dehliz ya da çilehane. bazı anahtarlar ve kaçışlar... ve, ya da, üç noktalarla sayısız cümle kurabilir, içini birazcık da olsa rahatlatmak için söz sanatlarına başvurabilirdi. yapmadı. yaptı ama yapmadım sandı. biçilmemiş ay çiçeklerinin yanından geçip yeşilliğin arasında kalırken de yaptı ama yapmadım sandı. türlü hikayeler duydu, erenler, büyük hocalar, geçen sene bu zamanlar... kah şaşırdı, kah daha fazla anlatılsın istedi. gören gözler görmeyen gözlere her zaman yol göstermeliydi. yolun sonunun  inşirah ferahlığına çıkması için uzun uzun dualar etti. yolun sonunun...

inşirah ferahlığı. yol.


* "içimden bir çığ koptu, kalemi elime aldım, bocalıyorum kendimce," dedi hafif bir utangaçlıkla.


ağustos, sekiz, yirmi dört.

* anıl topçu, kara yokuş.

3 Ağustos 2024 Cumartesi

dokuzuncu mektup.

 


insan kaybedişi nasıl hatırlar, üstüne üstlük notlar alacak kadar bileğine zamanın işlemelerini bir güzel nasıl dokur? bu hatırlanış neye yorulmalı, hangi yamacın eteğine ev kurmalı? soru işaretlerinin artması gibi kaybedişlerim artıyor. onu, bunu bilmiyorum. o kitabı ve hülasaları kaybettiğim günü sahiden de hatırlamıyorum.


takvim yaprakları geçen mevsimle yeniden birlik olmuş. aynı isimler, benzer hisler eşliğinde kaçıncı perdeden kaldığını bilmediğim o dörtlüğü okuyor. oysa aynılıktan kaçmak için kilometrelerce yol aştım, kaç gülüşümü silip attım, kaç hayal kırıklığını görüp " bir şey yok, bir şey yok" diyerek sırtımı sıvazladım. geçmişin hegemonyası dehlizin anahtarını avucuma bırakıp parmak uçlarımı kendimle birlikte kanatmamı isterken savaşın mı yoksa görüp görmemenin mi bittiğinden emin olamıyorum. 

savaş. dehliz. takvim yaprakları.


belli başlı şifalı sözler, şiirler var yakalara çengelli iğne ile asılan. bazı mezarlıkların,  mezar taşlarının hatırına çengelli iğne parmağı kanatsa bile gık çıkmıyor. sessizce vakti gelecek gün bekleniyor, bir mezar taşının hatırına tebessümü iki ters bir düz yapıyor. hatır gönül işlerinin yarı yolda bırakıldığı bu çağda yalnızca mezarlıklar ve mezar taşlarının hatırını gözetiyor.


omuzumdaki yüklerin ağırlığıyla mutsuz yaşamına mana arayan, o manayı da farklı şeylere yükleyen birisin. yarım kalmışlık sendromu olmalı bunun adı. heveslerin, hayallerin, arzuların yarım kalmışlığı. bir yarını geçmişte bırakmanın yarım kalmışlığı. sevdiklerine yabancılaşmanın verdiği bir yarım kalmışlık. zihin bulanıklığı belki de.

** insan kendisini aldatmanın bir yolunu bulur mutlaka. bir çıkış, çıkış arar açmazda kaldığı durumlar için. çünkü gerçekler dinmeyen bir acı verir sadece. rüyanda bile gelir bulur seni.

*** yama bulmak dirseklere hünerse kendi kumaşından kim neylesin?


ağustos üç, yirmi dört.

* ve ** birgül yangın aslanoğlu, kara delik.

*** ismet özel, savaş bitti.

26 Temmuz 2024 Cuma

sekizinci mektup.



uykudan, uykuya düşkünlerden, uyuyanlardan bir nebze de olsa uyumaktan muzdarip olanlardan bahsedilirken hangi seçeneğin altına tik atılması gerektiğini sorguluyorum. görünmez perdeleri aralama gayreti içine girmeden atılan tiklerin borcunu, sol tarafımda duran not defterine kayıtsızca yazdığım biliniyor. şimdi çemberlerin mahlasını, zalimin alkışlarını, gözü bağlanmışların kof kahkahalarını silip atacak öfkeyi, tutuşturmak için adını bilmediğim bu diyarda çıra arıyorum. 


günlerin biteviyeliğine rağmen zamanın su gibi akıp geçmesi dipnotlara yazılan hakikatlerin yamacında bulunmama müsaade etsin diye niyetlerimi tazeliyorum. tazeliyorum ki bulunursam yabancılaştığım özün sancısını tüm vücudumda değil yalnızca kalbimde hissederim. merhemler belli, sesler, renkler, perdelerin ucundaki işlemeler...


bitki çaylarının altında gizlenen ufak sözcükleri en sevdiğim kutuda saklamak istiyorum. denklemlerin azalışına şahit olduğum günlerde  saklama isteğim arttıkça artıyor. değerli bir hazineyi bulmuşçasına edilen tebessümlerimin zamanı geldiğinde gülümsemelere dönüşmesi için farklı zamanlarda aynı duaya amin denmesi gerektiğini de pek tabii biliyorum. 

zaman. dua. kutu.


şehre yağmur yağmıyor. artık içimizde yağmur duasına çıkma arzusu da belirmiyor. altı kırk beş vapurlarında, tramvaylarda, metrolarda ve şahsi arabalarda unuttuğumuz adımlar yolu tanıyamıyor. yol, yağmur duasına uzanan ilk adım, bizlerse yolun anlamını zedeleyecek her türlü anahtarı çevirip kapıları kilitlediysek asıl suçlu olarak kimi görmeli? şifayı aramak için atılmayan adımlar banka kuyruklarında en ön sırayı kapmaya, market reyonlarının arasında kaybolmaya dursun... asıl kaybolan öz iken bedenin mahiyeti hakkında aforizmalar üretsek ne yazar?

yağmur duası. öz.


* nereye gidiyorsun? bu soruyu bana içimden bir ses yöneltti. cevap vermedim. nereye gidiyorsun? yineledi ve yine cevap vermedim.

temmuz yirmi altı, yirmi dört.

* güray süngü, düş kesiği.

** sedat anar, kuş sevgisi.

15 Temmuz 2024 Pazartesi

yedinci mektup.


ortancalar. gözleri çapaklı minik kediler. deniz. denizin hülâsası.

psikiyatri servisleri ve mezarlıklar hakkında birkaç mühim cümle kurulduğunda tüm denklemlerin deltasını bulmuş gibi bürünülen o basit sevinç hâli, düğümün ne kadar büyüdüğünü fark ettirmiyor. birkaç mühim cümleyi virgülle bağladığında anahtarlara sırt çevirdiğini de bilemiyor insan. nereden bakarsan bak serçe parmağına atılan derin bir kesik.

beklemenin yazmaya, yazmanın dehlizlere açıldığı garip bir zincir var. kimse zincirin sebeplerindeki işlemelere dikkat etmiyor. sonuçlar gözler önüne serildiğinde, a'sı ve b'si bu c'ye gerek yok deniyor. bilinmiyor ki belki de asıl sebep c'de saklı. 

geçmişi yad eden sade türk kahvesi ve çay. ortada yaban mersinli pasta. renklere kanış yani. onlarca pasta içinden mor olanı seçmek kanmanın belki de yirminci hâli. defterin köşesine yazılmalı, giden aynı, kalan aynı, ev aynı, sessiz kalışlar aynı. değişmeyeceğini bilerek dönmek, dönmenin arkasındaki bilmeceleri çözmek, kitap isimleri, pasajlar ve sayfa sayılarını biriktirmek hepsi, hepsi aynı.

perdeleri sıkıca çekip, anahtarı bir kez döndür ve derin bir nefes al. yeniden dönüşün ilk adımı bu. şimdi daktilo tuşlarının, kürsünün, parmak uçlarını acıtan, kulakları tırmalayan alkış sesleri geçip gitti. perdeleri sıkıca çek, anahtardaki işlemeleri dualara teslim et ve derin bir nefes al. yeniden dönüşün ilk adımı bu.

* dünya ona inanmazken ve onun gerçek dünyası bilinmezken hakkında konuşulanmış. ve onun hakkındaki en derin söz o hiç bilinmez de rüyasına yatılı iken söylenenmiş. sis dağılmaya ve dünya biten bir aşk gibi gerçek yüzü ile ortaya çıkmaya başladığında artık ne şiir yazılabilirmiş ne hatta okunabilirmiş. o efsunun içinde kalmak delilik, sise dalmak ve öyle görmek cinnetmiş ya da gençlik. bunu yaşamak olarak anlamış, anladığından geri dönemeyen kendine sırtını dönenlere yüzünü dönse de artık sırtını dönmüş olacakmış. çünkü dünya dönüyormuş. nereye dönsen o da döndüğünden sen artık hep sırtını dönmüş olurmuşsun. o dağlara karşı iken sen sulara karışırsın, o suların kararmış yüzüne dönerken sen kuru toprakla bir küser bir barışırsın. o ağaçları yerinden söker, nehirleri azdırırken sen sanki bir trende dünyanın en tepesinde ıssız tundralarda kızıldan kahveye, susuz sarıdan ince bir maviye kanayamayan bir damar gibi uzanırsın. desem ki, keşke diyebilsem böyle böyle hayat geçer, gider, biter. hayır. bu, zihinde bir andır, daha öğle olmadan gelir, deler, daha saat bire on vardır.

temmuz on beş, yirmi dört.
* şule gürbüz, öyle miymiş?

10 Temmuz 2024 Çarşamba

altıncı mektup.

alkış seslerinin şaibeli sorulara ve gök gürültülüsüne karıştığı vakitleri kareli kağıtlara yazmak gerek. bakışların daima hastalığa yorulduğu on iki buçuk vapurundan arta kalan anıları ise el ayasına. eğer ilaçlar içilmezse kapıların tam beş kez kapatılacağını dipnot olarak şiir dizilerinin köşesine iliştirdikten hemen sonra... derin bir nefes al. bunlar iki tablet dolusu çentikten arta kalan. 

not düşülmeli, kantaron yağına geç kaldın bu yüzden perdeyi çektiğin her vakit o yara ile karşılaşıyorsun. ihmalkarlık. yani bir avuç dolusu toprak.

paydaları eşitlerken tebessümü eşarbın kenarına işlemen gerektiğine dair sözler duyuluyor farklı yaşlardan. insan seli metrolarda, duraklarda, kahve sıralarında... garip bir telaşın altı kırk beş döngüsü yani. açıklamaların, yanilerin, çünkülerin pörsümüş eskiliği ve o iğne oyaları...

naftalin kokulu anıların çocukluğu çağıran o neşeli sesi, yaşlı bir kadının sarılışında yeniden hatırlanacak. toprağın naftalinle bağını parmak uçlarına sarıp devam etmenin mürekkebe boyandığı vakitleri çerçeveletip asmaya niyet edeceksin.

kokular. anılar ve toprak.

*bunca doğan, söyleyen ıssızlığını ve yalnızlığı alamıyor toprağın, kabirler de, ah kabirler de olmasa, dünyanın tutunacak tek taşı da olmasa daha da kayardı her şey muhtemelen.

temmuz, on, yirmi dört.
* şule gürbüz, öyle miymiş?






1 Temmuz 2024 Pazartesi

küçük hanım -0.2-



ajandanın başına fiyakalı harfleri yazmamla başladı her şey... eğer ilmeklerin sol tarafının harfleri eğip büktüğünü bilseydim gene de yazardım, o notu düşerdim küçük hanım. ' kalbine...' tüm bu olanların  temelinde silgileri elinde bulunduranlar var. gözlerini bağlanmışlar ve kağıdın üzerinde ellerini sağ sola oynatıyorlar. silmenin 32 hâli vardır küçük hanım ve bu gözleri bağlanmışlar artık durmuyor. insanların ah'ları ilmek ilmek urganı işlerken darağacının kurulacağı günü bekliyor, dualar ediyorum. yalnız değilim zira duaların semada aynı paydada buluştuğunu biliyorum. 

silgi değil küçük hanım.  zehir, urgan ve darağacı...

merkezden uzaklaştığımda bir rüzgarın bedenimi savurup yeniden eski yerime geri getirmesi için ettiğim dualarım var. uzaklaştığım an kabusların fısıltılarını duyuyor ve kalbimi koruyamıyorum. daldığım an nefesimi tutmam gerektiğine dair garip uğultuları defterime yazmayı bıraktım. uğultular iğnelerin yerini aldığında hazır olmam bekleniyor küçük hanım. ben duaları iğnelere tercih ederim, ben rüzgarın parmak uçlarımı aşındırmasını iğnelere...

mutluluğun türlü türlü obsesyonlara göre şekil aldığı bir çağ. tanımlarım kapıların eşiklerine göre değişiyor, bilmeni değil artık duymanı istiyorum küçük hanım. şimdi herkes kablolu - en çok da- kablosuz kulaklıklarıyla meydanlarda cirit atarken köşe başlarında  mektupları okuyanları duymuyorlar. insanlar artık seslerinden ve kulaklarından vazgeçtiler küçük hanım. insanlar en çok seslerine ve kulaklarına yabancı hâle geldiler.

masanın etrafında bir buket lale, alacalı bir kedi ve pusulayla yönünü bulmaya çalışan bir ruh var. sanki üçü bir araya gelince yapbozun en önemli parçalarını oluşturuyor. ajandamın köşesine işliyorum baş harflerini. hâlim, çeyizine özenle iğne oyası işleyen hanımefendileri andırıyor. hevesim, heveslerinin kaç katı kim bilir? küçük hanım, heveslerin bir balon gibi... baştan alıyorum. hevesler, yani altı kırk beş vapuru.

kalbime

döneceğim

ama...*


bu şiirde birçok kez el ayanızı yarıp sonra yeniden sarmanız temennisiyle.

dostunuz nane.

temmuz, bir, yirmi dört.

* ismet özel, of not being a jew.



20 Haziran 2024 Perşembe

küçük hanım. - 0.1-




parmak uçlarınıza yapıştırdığınız kağıttan kuşların tesiri hakkında birkaç dizelik şiir yazacağınıza dair duyumlar aldım küçük hanım. derdinizin şiirler olmadığını pek tabii biliyorum sadece merak ediyorum, azaldığını düşündüğüm - kuruntum da olabilir- dozların yerini antibiyotikler ve yanık kremleri aldığında başlıkların altında ürüyen duyguları toplayıp bir kavanoza saklamak istedim. kavanozun kapağını kapatıp üçten geriye doğru saydığımda ' hokus pokus' diyerek yaralarınıza ve yanıklarınıza isim takacaktım. zira bilinir ki sessizliği en iyi bulutlar ve isimler bilir.

saati anımsayamadığım bir vakitte sessizliğinizi zırhınız yapıp boğazınızı aşındırdığınızı öğrendim. bulutlara isimler taktığınızı, güneşe sırtınızı döndüğünüzü ve zırhınızı asla indirmediğinizi... isimler çoğalırken iki ters bir düz yaptığınız ilmekleri bulutların yakasına iliklediğinizi o fotoğrafta gördüğümde neler dediklerini tahmin etmem zor olmadı, seslerin gulyabani kılığına girdiğini ve perdelerin sürekli aralanıp canınızı yaktığını... ama unutmayın küçük hanım * insan unutandır. sizi avutmuyorum sadece tek bilinmeyenli o denklemin çok da mühim olmadığını açıklamaya çalışıyorum. siz içinizden belki ' deltanın ne olduğunu bile hatırlamazken...' benzeri cümleler kursanız bile ben o masanın başında deltayı eğip büken, birden fazla denklemleri bir çırpıda çözen hanımefendinin suretini unutmadım. küçük hanım ben deltayı unutabilirim lakin siz... 

geçenlerde onlarca sayfa yazdım da bir çırpıda çöpe gitmesine izin verdim. dalgınlık değil, insanlık hâli... sabahın dördü şiirlerin mısralarında takılıp kalırken denklemlerin artması yalnızca benim gibilerine zor gelir. aşınan boğazım yok, daimi sessizliğimden ve parmak uçlarımdaki yarıklardan başka size anlatacak kelimelerim de yok. ne zaman o yarıklar kanamaya başlasa kağıtların başında size mektup yazarken buluyorum kendimi. üç defter iki kalem neticede.

uzakların arkasında pusulayla uğraşan gömleklinin ismine henüz karar veremedim. kendimi buzdan harflerin arasında kürsü için çabalayan o daktiloya benzetiyorum. sayıların artmasının mühimsizleşmesi, eczane sırası ve bankalardan gelen küf kokusu eşiğimi aşındırmasın diye kırmızı çizginin gerisinde durmaya niyet ettikten hemen sonra sayfaları sararmış kitabın arasından sizin için yazdığım notlardan birine rastlıyorum. o an kitapların arasında çiçek kurutma huyumu kerpetenle söküşüm aklıma geliyor. ayrık otunu sinirle yolan korkuluktan halliceydi hâlim. uzakların arkasında pusulayla uğraşan... 

yakın zamanda işaret parmağıma bir yara bandı yapıştırıp, mide ağrılarını görmezden geliyorum. ağrılar hakkında aforizmalar üretmek istesem de hızlıca vazgeçip kitabı aralıyorum... cümlelerimi o kitaptan birkaç satır ile bitireceğim küçük hanım...

" sağır- dilsizler kongresi açılışındaki saygı duruşunun sessizliğine ihtiyacım var. bu sayfayı sükunet harcıyla sıvamak istiyorum. bir yolunu bulup harf denilen şu lanet lekeleri biteviye çoğaltsam münasip bir karanlık üretebilirim belki?..."**

parmak uçlarınızı korumanız duasıyla.
dostunuz nane.

haziran, yirmi, yirmi dört.

* ahlar ağacı, didem madak.
** korkma ben varım, murat menteş.





























































































































17 Haziran 2024 Pazartesi

beşinci mektup.

 


iki çentik ve ağız dolusu sessizlikle günü bitirenler... eve mi yoksa kalbine mi veyahut şarkıya mı döndüğü belli olmayanlar... sessizlik bütün kırgınlıkları halının altına süpürürken gözlerimi kapatıyorum. kapatıyorum zira kelimelerle yüz yüze gelecek kadar güçlü hissetmiyorum.

on iki saatlik yolu arşınladıktan hemen sonra hızın eteğimi çekiştirmesine izin verdiğim zamanlar. yani birkaç dua, birkaç isim - mühim- birkaç video, birkaç düşünce, birkaç ağrı ve birkaç kuruntu... bayram sabahları o kocaman masanın etrafında bir iki kahvaltılıkla karnını doyuranlar, her lokma şükür sebebi...

şayet ki biraz daha gözlerimi kapatmaya niyet edersem, akrebi ve yelkovanı durdurmaya çalışıp beyaz masa örtüsünün dibinde çöreklenen kelimeleri toplayacağım. koşmam mı yetişmem mi gerek yazgıma bilmiyorum. koşmanın yürümekten farkı nedir onu araştırıyorum. koş(ma), yürü, sahici yürü ama... koşmaktansa...

bir yıl önceki - yaklaşık- perdeyi araladım ve farklı hisleri bir ters iki düz yaptım. o klasöre bakıp resimlerdeki bulmacaları artık çözmeyi bıraktım. yüzlerdeki büyük sevincin üzerine birkaç kere tıklayıp hızlıca geçmesini sağladım. geçmişin kibritiyle bugünün mumunu yakmayı artık reddediyorum. geçmişin kibriti artık mühim olmayan sayfalar arasında kendine yer edinebilir. solmuş mürekkebin yanında boy gösterebilir. geçmişin kibriti... bitir paragrafı...

çekip gidiyor, alçakgönüllü ve çekingen... ve nereye gidiyor, gökyüzü topraklarına mı? kalbim de çekip gidiyor, kayboluyor rüzgar da... ipsiz sapsız mısır sigaraları gibi. çekip gidiyor, soğuk kasvetli ve gizemli. ve nereye gidiyor, dünyanın bir ucuna mı? gizemli henüz görülmemiş yüzü biliniyor yalnızca şarkı söyleyen bir ses tarafından... bir öğle uykusu gibi dolu, çayırların üstündeki göklere gidiyor...*

* orange, 2.bölüm.

haziran, on yedi, yirmi dört.

bayramımız mübarek olsun.

dipnot: sahici yürümek duasıyla...

14 Haziran 2024 Cuma

dördüncü mektup.


şamdanlarla dolu ev, asıl evin tam çaprazında kalıyor. mecazlı söylediğime aldırma ama öyle. birinde mermer diğerinde ahşap merdivenler var. biri hakikati işaret ederken diğeri çizgileri daha net görmemi sağlıyor. ev resimlerle dolu... bebekler, gelin, damat, ufak gözler, minik kepler... fotoğraf çekinmekten pek haz etmediğimin altını çizmek isterim. gözler, gülümsemeler, parmak uçları yani... 

sayfaları önüme çekip altı kırk beş otobüsüne yetişmem gerektiğini vurguluyorum. şehrin havası, türbeleri sanki bir yanımdan tutup çekiştiriyor. ait olmadığımı biliyorum ama aitmiş gibi hissediyorum.

uzun kelimeleri nesnelliğin eleğinden geçirip ses tonumu ayarlamam gerek. garip bir yolculuk, yokuşun sonu denize çıkacaksa şayet... kelimeleri resimlerden daha fazla seviyorum. nesnel, öznel, fazla, az ya da...
şayet ki o gün gelirse ve kelimelerin elinden tutup birkaç adım atabilirsem sözüm olsun broşu takmaktan vazgeçmeyeceğim. zira çizgilerimin işaret ettiği yer...

**gönderdiğin her mektupta, sende bir şeylerin çekilmekte olduğunu hissetmedim değil. beni aynalara koşturan cümlelerin yerini, insanı uzakta da olsa kederlendiren başka cümleler aldı. ne diyebilirim ki? bazı meyvelerin kaderidir, olgunlaşmadan bir yerlere düşerler. tutsan, okşasan bile acılığını alamazsın. bu da başka bir çaresizliktir. belki de yalnız olan mevsimler değil, sensin!.:'

haziran. on dört. yirmi dört.

** ali ayçil, ustam konuşmak istiyor.

13 Haziran 2024 Perşembe

üçüncü mektup.




3.78, ürkütücü sayılar... desenlerin hülâsaları ve silgi tozları... insanın çırpındıkça battığı, daldığı dakikalar halbuki gözlerimi bağlamamak için...
sevincin pütürlü yüzü yalnızca dünyalık olana. parmak uçlarımdaki kağıt kesikleri mesela nerede durmam gerektiğini pek âlâ gösteriyor lakin durmuyor, durulamıyorum bunun bir delilik olduğunu bile bile... yaz, çiz, tekrar et!

hatırla. hatırla. hatırla.
herkesin seni terk edip birkaç kürek toprakla haşır neşir olacağın o günü hatırla ve şunu unutma,

ikra!


haziran. on dört. yirmi dört.

* remembrance, balmorhea.


11 Haziran 2024 Salı

ikinci mektup.


bir kaşık kahve. beyazlı mavili paket, aroma oranı beş, sertliği üç. demlenmesi için türlü türlü özetler geçiliyor. ve aklıma lacivert kitaptaki cümleler düşüyor; *' beklemek her şeyi kuvvetlendirir...' farklı ekler... es geç ya da... kapıyı kapatanlar şimdi hız tutkunlarına dönüşmüş, beli bükülmüş rekabetin içinde sayfalar çevriliyor. bir kürsü, bir sunum... derdin kapıların üstünde yazan yazılar olmadığı zamanlar. yani yirmi, yaş olanından. 

patilerini sevdiren kedilerden, broca ve wernike alanından mss'ye geçişteki o ince ipten bazı hülâsalar gerekli. niyetler belli ve ciddi. mühim çok olanından.

günler önce dizin dibine yuva yapmış ağrılar saatin akrebi ve yelkovanıyla kedinin fare ile oynaması gibi oynuyor. bazı uykular, bazı ağrılar henüz geçmiş değil. bazı ağrılar uykular kadar...

ne kadar kazarsan kaz 
kendi çemberinde
bir
noktadasın.**

* yağız gönüler, eşikte beklemek.
** adamlar, benden bana.

haziran. on bir. yirmi dört.


10 Haziran 2024 Pazartesi

birinci mektup.

 


bir vakit evvel beklemeyi şiirlere saklayan ve  saksıdaki çiçeklere  heyecanla okuyan genç kızın hatırı için şunları yazmıştım;  'şimdi camdelenlerin arasından zikzaklar çizilerek geçiliyor, yaralar sağlam, yaralar diri... perdeler, halılar ve nice yarım kalan mektuplar... anahtarları sandığa kilitleyen hantal bir genç kız, zamanı eğip bükemiyor. dozlara aşina ruhlar, ruhlara aşina dozlar. iki ters bir düz. şifâ bulmanın aramaktan geçtiği yaşlar...

hatır gönül dört parçaya bölünürken şifânın kelime anlamı uzun soluklu cümlelerde ürüyor. denklem belli, kural basit ve bilinmeyenler ortak. yani, aramayı anahtarlarla değiştirmek için yanıp tutuşmanın gerekli olduğu zamanlar. zira oval düğmeleri bile bile iliklemek merhamet duygusunu törpülüyor. biliyorum ki zarara rızası ile girene merhamet edilmez. buz gibi gerçek. yaması, mürekkebi de yok.

saksıdaki çiçeklere heyecanla şiirler okuyamayacağımın pek tabii farkında olduğumdan redifleri yol olan şiirlerde tökezliyorum. öykülerde nefesleniyor, ayetlerle yaralarımı pansuman ediyorum. saksıdaki çiçekler ve şiirler... yalnız mevsimini bulduğunda güzeller...

yolu sevmek ve iyileşmek duasıyla.

haziran. on. yirmi dört.


önemli, dipnot.

merhabalar.  0.0 ile başlayıp 0.7'ye kadar severek yazdığım ve geri dönütleri beni mutlu eden küçük hanım serisine artık sim...